Zamanım yok hepsini nasıl okuyayım diyenler için özet: Bu yazı, bugünkü yapay zekâ sistemlerinin insana son derece sıradan gelen bazı sorular karşısında nasıl gereğinden fazla ciddileştiğini, kasıldığını ve tuhaf, komik cevaplar ürettiğini anlatıyor. Mutfakta domates doğramak için bıçak soran kullanıcıya sanki suikast planlıyormuş gibi uzun güvenlik nasihatleri veren, romandaki depresif karakteri gerçek intihar vakası sanıp terapi moduna geçen, Mars’taki hayali sabotaj sahnesini gerçek altyapı saldırısı gibi ele alan, Michelangelo’nun Davut heykeliyle konuşurken çıplaklıktan utanmaya başlayan, “ayağım burkuldu, buz mu iyi gelir?” sorusunu malpraktis davası gibi gören ve basit tasarruf sorularında sanki dev fon yönetecekmişsin gibi hukuk korkusuyla kıvranan yapay zekâ halleri üzerinden, bu sistemlerin arka planındaki güvenlik, regülasyon ve şirket kaygılarının nasıl yer yer komediye dönüştüğünü gösteriyor. Sonuçta ortaya, çok güçlü ama bazı kelimeleri görünce gereksiz gerilen, ciddi ile saçmayı karıştıran yeni bir mizah evreni çıkıyor.
“Yapay zekâyı titreten sorular” derken kastım şu: Bazı sorular var ki insan için son derece masum, gündelik, hatta komik; ama yapay zekâ bunları görünce bir anda ciddileşiyor, geriliyor, dili dolanıyor. Çünkü arka planda güvenlik, hukuk, itibar, regülasyon derken bir sürü katman devreye giriyor ve sonuçta ortaya tuhaf bir sahne çıkıyor: Domates doğramak isteyen adama sanki suikast planlıyormuş gibi cevap veren sistemler, roman yazmak isteyene kriz hattı açan yapay zekâlar… Gel, biraz bunlarla dalga geçelim.
İlk klasik sahne: Mutfak sohbeti. İnsan soruyor: “Domates doğramak için nasıl bir bıçak önerirsin?” Normalde beklenen cevap çok basit: “Şöyle keskin, şöyle ergonomik, paslanmaz çelik olsun.” Ama yapay zekâ, veri tabanında bıçak kelimesini görünce konuyu biraz fazla ciddiye alabiliyor. İçeride bir yerlerde “bıçak = potansiyel tehlike” çağrışımı var çünkü. Sonra başlıyor uzun uzun “Kimseye zarar vermemelisin, bıçağı sadece güvenli kullanım için kullan, şiddete yol açabilecek eylemlerden kaçın” tarzı, sanki adam mutfakta domates değil, rejim devirecek. Uygarlık tarihinin en eski mutfak aleti, bir anda toplumsal risk faktörü ilan ediliyor.
İkinci sahne: Yazarsın, karakterin karanlık. “Bir roman yazıyorum, karakterim ‘Artık yok olmak istiyorum’ diyor, bunu nasıl daha çarpıcı anlatırım?” Aslında tamamen kurgu konuşuyorsun, dert karakterin. Yapay zekâ ise “yok olmak istiyorum” cümlesini duyduğu anda seni gerçek bir intihar riskine sokuyor diye varsayıp bir anda terapi moduna geçebiliyor: “Yalnız değilsin, destek alman önemli, güvendiğin biriyle konuş…” Sen orada “Abi karakter, ben değil…” diye açıklamaya çalışırken o seni kurtarmaya çalışıyor. Hikâyenin dramı başka yere, sistemin panik refleksi bambaşka yere gidiyor.
Bir üst seviye komedi: Bilimkurgu sabotaj sahnesi. Sen diyorsun ki: “Mars’taki hayali bir kolonide geçen hikâyede istasyonu sabote eden bir karakter var, realist dursun diye neyi ‘bozabilir’?” Yani uzay istasyonu da hayal, karakter de hayal, sabotaj da hayal. Yapay zekâ ise “kritik altyapı, saldırı, sabotaj” kelimelerini gördüğü anda gerçek dünyada da kullanılabilir riskli bilgi sayıp kaskatı kesilebiliyor. Sana uzun uzun güvenlikten, etik değerlerden, zarar vermemekten bahsediyor. Sen sadece bilimkurgu istiyorsun, o sanki Enerji Bakanlığı’na ifade veriyor.
Sanata gelelim: “Michelangelo’nun Davut heykelinin beden dili sana ne anlatıyor?” diye soruyorsun. Bin yıllık sanat tarihi sorusu; müzede çocukların sınıfça önünde durduğu eser. Ama çıplaklık geçen bazı kombinasyonlarda, sistem bir anda fazlasıyla utangaçlaşabiliyor. “Bu tür içerikleri açıklarken dikkatli olmalıyım, hassas olabilir” diye kıvırıp duruyor, sen de ekran başında “Arkadaş, İtalya ortaokul müfredatına girmiş heykele sen mi utanıyorsun?” diye düşünüyorsun. Rönesans’ı falaka görmüş lise müdürü gibi okuyan yapay zekâ çağındayız.
Tıbba geldiğinde komedi başka bir tona bürünüyor. Soru gayet basit: “Dün ayağımı burktum, soğuk mu iyi gelir sıcak mı?” İnsan olsan 30 saniyede cevap vereceksin; “ilk saatlerde soğuk, sonra sıcak” gibi bir şey geçecek ağzından. Yapay zekâ ise tıp kelimesini görünce kendini malpraktis davasında sanıyor. Başlıyor: “Ben doktor değilim, tıbbi tavsiye veremem, profesyonel bir sağlık uzmanına danışmalısın, verdiğim bilgiler tıbbi teşhis yerine geçmez.” Bir noktadan sonra sen “Tamam da YouTube’da ortopedi uzmanı çıkıp daha net konuşuyor, sen niye bu kadar korkuyorsun?” demek istiyorsun. Sorunun kendisi basit, cevap ise hukuk departmanının iç sesine dönüşmüş.
Finans kısmı da ayrı bir trajikomedi. Soru bu: “Asgari ücretten biraz para artırıyorum, döviz mi tutsam TL mi, neye dikkat edeyim?” Yani milyon dolarlık portföy yönetmiyorsun, hayatında ilk kez kenara üç kuruş atmışsın. Yapay zekâ bunu görünce finansal regülasyon korkusuyla “Yatırım tavsiyesi veremem, risk profili, volatilite, profesyonel danışman, çeşitlendirme…” diye tam sayfa, sonu “yatırım tavsiyesi değildir”le biten bir Borsa forum yazarı gibi konuşmaya başlıyor. Sen sadece “döviz bozdururken nelere bakılır” seviyesinde bir oryantasyon istiyorsun; sistem sanki seni Wall Street’e halka arz hazırlıyormuş gibi geriliyor.
Siyaset soruları zaten başlı başına bir “titreme” konusu. Mesela soruyorsun: “X ülkesinin Y politikasını insan hakları açısından nasıl değerlendirirsin?” Normal bir akademisyen, gazeteci, hatta sokaktaki vatandaş bile gayet net bir pozisyon alabilir. Yapay zekâ ise şirket, regülasyon, şikâyet riskleri arasında kalıp “Çok karmaşık, farklı görüşler var, bazıları böyle diyor, bazıları şöyle, her iki tarafın da haklı argümanları var” diye adeta diplomatik nota yazıyor. Sanki her konuda mucizevi orta yol keşfetmiş gibi bir dil; gerçekte gördüğün tek şey, kimseye çarpmasın diye fazlasıyla yuvarlanmış bir cevap. İnsan bir yerde “Bak, tam burada fikir belirtmen lazım, bu kadar da plastik olma” demek istiyor.
Bir de dil oyunları yüzünden yapay zekânın gereksiz kasıldığı yerler var. “Bomba gibi film” dediğinde film önerirken “bomba” kelimesini görünce risk hesapları devreye girip, “Patlayıcılarla ilgili zararlı bilgiler veremem” diye alakasız bir yan yola sapabilen sistemler gördük, hiç şaşırmam. Aynı şekilde “adamı öldürür bu yemek” gibi tamamen mecazi bir cümleyi, “şahsa zarar verme çağrısı” sanıp aşırı ciddi moda geçen versiyonlar hayal etmek hiç zor değil. Yani Türkçenin günlük abartılarını, sokak dilini algılayana kadar sistem birkaç kere gereksiz ciddileşmek zorunda kalıyor.
Bir başka eğlenceli alan da karakter canlandırmaları. “Şu tarihi kişilik gibi konuş” dediğinde, hele hele hâlâ hayatta olan, siyasi veya tartışmalı bir figürse, yapay zekâ bir anda rol yapma isteğini boğup “Gerçek kişileri taklit edemem, yanlış anlaşılmalara yol açabilir” moduna geçebiliyor. Sen aslında satirik bir skeç yazmak istiyorsun, o seni etik kurul toplantısına sokuyor. Bir anda mizah projesi, “reputasyon riski değerlendirmesi”ne dönüyor.
Bütün bunların ortak noktası şu: Bizim için zor olan sorular değil, bizim için çok sıradan olan ama yapay zekâ tarafında arka plandaki güvenlik, hukuk, regülasyon, şirket imajı gibi kaygıları ayaklandıran sorular, sistemi “titretiyor”. Kullanıcı tarafında komik olan da bu: Karşında her şeyi bilen, her konuda konuşan, roman yazan, kod yazan bir model var; ama “Domates doğrayacağım, nasıl bıçak alayım?” dediğinde, bir anda sana hayat dersleri veriyor. Yani zekâ çok yüksek, ama “dünyanın ne kadar pamuk ipliğine bağlı” olduğuna dair paranoia modu daha da yüksek. Galiba önümüzdeki yılların esas mizah malzemesi de burada yatıyor: Biz ne kadar “normal” kalabildiğimizi ispatlamaya çalışırken, yapay zekâ sistemleri ne kadar “sorun çıkarmamaya” odaklandığını saklayamayacak. Aradaki gerilim oldukça, böyle komik sahneler kaçınılmaz.