Eğer 1982 ve sonrasında doğduysanız bu yazı size bir masal gibi gelecektir. Ama 1982 sonrasında doğduysanız zaten “Uykudan Önce” programında Ergun amcanın masallarını dinlemediniz ki…
Günün birinde babam eve elinde bir “şeyle” geldi. Elindekinin ne olduğunu sorunca “vidyo kaset miymiş neymiş” diye geçiştirdi. Ama ben durur muyum… Ne işe yarıyor ne yapıyor diye başının etini yedim adamcağızın. Muhtemelen o da çok emin değildi: “Teyp gibi bir şey ama görüntüleri de saklıyormuş” dedi.
O zamanlar televizyonlarımız saat 20:00 civarı başlar, 24:00 gibi biterdi. Hemen gözümün önüne hafta içinde de gündüz vakitlerinde televizyon seyredebilme fikri geldi. O zamanlar sadece hafta sonu güneş gökyüzündeyken televizyon seyredebilirdiniz. Diğer günler hep karanlıkta… Ben çok ağladıysam da babam evde onu takacak bir aletin olmadığına ikna edemedi beni. Meğer TRT’nin kasetiymiş o. Babam onu yurt dışından gelen birinden almış ve muhtemelen TRT yetkililerine verecekmiş.
Aradan yıllar geçti. İlk renkli televizyon yayınlarını, iktidara ortak olan yeşil kıyafetli amcaların yaptığı konuşmalar sırasında tanıdık. O aralarda “vidyo” ülkenin gündemine yavaş yavaş Almancı akrabası olanlarla gelmeye başladı. Ufak tefek kaset dükkanları açılmaya başladı etrafımızda. Filmlerin hepsi bizim için birer hazine değerindeydi. Sanırım ilkokulun son günlerinde zengin arkadaşlarımdan biri, bizi evine vidyo seyretmeye çağırdı.
Cihaza hayranlıkla yaklaştık. Bizim için uzay gibi bir şeydi o. Tek sorunu üstünde video yazmasıydı. Çok dalga geçtik yanlış yazmışlar diye. Ama sonra biz de ona video demeye başladık. Arkadaş içine bir kaset koydu. Sonra kanepeye oturduk. “Kendi kendine mi başlayacak lan bu” diyecek oldum ki zengin arkadaşımın aşağılayıcı bakışlarıyla yerin dibine geçmiş buldum kendimi. Adamın elinde bir alet vardı. Onun düğmelerine bastıkça videodan takır tukur sesler geliyordu. Uzaktan kumandaydı onun elindeki.
Birkaç taktırtının ardından sesler, cızırtılı görüntüler geldi ekrana. Sanırım alkışladık başlıyor diye. (Dalga geçmeyin lütfen taş çatlasa 10 yaşındaydık) Ekrana bir Ferdi Tayfur filmi çıktı. Annemler bu adamın filmlerini seyretmeme izin vermezlerdi. Zaten televizyonlarda da oynamazdı o yıllarda. Kötü bir şey yapıyormuşçasına kanepenin üstüne 5 kişi sığışmış vaziyette seyrettik filmi. Saçma sapan, Ferdi Tayfur’un karısının sürekli tecavüze uğradığı, adamın karısını kurtarmak yerine içli şarkılar söylediği bir filmdi. Tecavüz dediysem o yılları yaşamamış olanlara bir açıklama getirelim: O yıllarda tecavüz halka olmuş bir grup erkeğin bir kadını boynundan öperek karşıdaki arkadaşına iteklemesi şeklinde yapılıyordu.
Bir ara arkadaşım “bakın şimdi ne yapacağım” dedi ve bir düğmeye bastı. Ferdi Tayfur’un karısı havada asılı kaldı. O da ne demeye kalmadı, vacır vucur bir şeyler oldu ve o sahneyi tekrar seyretmeye başladık. Zengin arkadaşımın becerikli uzaktan kumandası filmi geriye sarmıştı! “Böyle yapsak akşama kadar seyredebiliriz olum” dedi iyi futbol oynadığı kadar zekası oldukça parlak olan bir arkadaşımız. On dakika kadar filmi ileri geri sardıktan sonra sıkılıp zengin arkadaşımızın tabancalarıyla oynamaya karar verdik. Videoyu unutmuştuk…
Yıllar sonra eve kendinden sabit diskli, birkaç farklı modda kayıt yapabilen, yüzlerce saat görüntüyü saklayıp DVD’ye yazan bir cihaz aldım. Sevgili dijital yayınları gösteren Digiturk’ten filmler kaydettim. Onları defalarca izlemek için tekrar tekrar aletin başına oturdum. Ama sanırım video; 10 yaşında, kanepenin üstüne 5 kişi oturarak gözünü dikip baktığınız bir Ferdi Tayfur filmi seyretmek için yapılmış bir alet. Televizyona çıktığım günlerde yaptığım kayıtları dahi seyretmiyorum.
Sanırım video teknolojisi 1980′li yılların başında geleceği en üst seviyeye geldi ve orada öldü.
Post a Comment