Renkli televizyona ve beşten fazla kanala doğmuş çocuklar bilmezler, eskiden radyo vardı. O zamanlar radyo programcısı bile yoktu şimdikiler gibi… O yıllarda radyo tiyatroları vardı, Okul Saati vardı, Cumartesi ve Pazar günleri radyolar için stüdyoya giren insanların hazırladığı 3-4 saatlik eğlence programlı vardı.
Şimdiki gibi parmak kadar veya cep telefonunun içine gömülü değildi radyolar, büyüktü. Ama kelimenin her anlamıyla büyüktü radyolar… Ben radyo günlerinin son dönemlerine yetiştim. Radyonun üstünde büyük düğmeler olurdu ve kanal arardınız. Aslında kanal aramak saçmaydı çünkü TRT vardı bir tek…
Ama hepimiz bilirdik hangi saatte radyo tiyatrosu başlayacağını. O kadar iyi takip ederdik ki kimi zaman televizyonlar kapanır, radyo tiyatroları dinlenirdi. Geceleri uyumayacağım dediğim zamanlarda annem beni uyutmak için masal anlatmaz, başucuma radyoyu koyardı. Ben muhtemel beraber ve solo şarkılar programı başlamadan uyumuş olurdum.
Radyo tiyatroları şimdilerde tanıdığımız büyük tiyatrocuların hepsinin büyüdüğü piştiği yerdi aslında. Tabii diyaloglar zaman zaman saçma oluyordu: “Nee silahını çekip bana doğru yürüyor musun? Tabii ki tabancamda hala bir kurşunun olduğunu bilmiyorsun. Madem öyle al sana pis katil…”
E tabi canım radyoda adam bu sahneyi başka türlü nasıl anlatsın insanlar en gizli saklı şeylerini bile bıdır bıdır anlatıyorlardı ki radyoyu dinleyenler mümkün olduğunca sahneyi kafalarında canlandırabilsinler… Radyo tiyatrolarının en ilginç yönlerinden biri de efektör Korkmaz Çakar tarafıydı. Muhtemelen o zamanlar Türkiye’sinin en çok tanınan insanıydı Korkmaz abi… Bizim bildiğimiz efektleri yapıyordu önce teknoloji adamıydı. Üstelik sahnelerin kafamızda canlanması o olmadan mümkün olmuyordu. En önemli kısmı da adının herkesinki anons edildikten sonra dile getirilmesiydi. Aradaki en baba isimler en başta geçilir dikkati çekmezdi. Ama efektör öyle mi ya? Türk müziği konserlerinde de aynı durum söz konusu oluyordu: Kanun çalan, keman çalan, klarnetçi, udi abilerin hepsi anons edilir, sonunda spiker bayan bütün o isimlerden kurtulmuş olmanın getirdiği sevinçle “Ve Atilla Mayda” derdi. Herkes alkışlayınca ben onun diğerlerine göre daha önemli biri olduğunu düşünürdüm o çocuk kafamla…
O zamanlardan bu zamana onun ismi “Haydaa Atilla Mayda” nidasıyla kaldı. Ve son olarak Okul Saati… Muhteşem bir programdı. Sahip olduğum bilgi birikiminin yarısını ondan edindim. Her sınıf için ayrı ayrı tarih, biyoloji ve fizik derslerini mizansenlerle anlatırlardı. Ayrıca güzel Türkçe konuşmayı öğretirlerdi. O zamanın çocuk oyuncuları şimdilerde televizyonların büyük abileri konumunda. Hatta o zamanlarda sürekli aptalca şeyler yapan, söyleyen; daha sonra bilen abilerin düzelttiği bir çocuk vardı. Programdaki adı Yaşar’di yanlış hatırlamıyorsam. Sonradan televizyonlarda Hugo programını yaparken sesinden tanıdım onu.
Bana mı öyle geliyor bilmiyorum, herşeyin eskisi daha bir güzeldi. Radyo buna çok güzel örnek teşkil ediyor. Her şey bozulurken bir yandan teknoloji gelişti ya… Biz teknoloji geldiği için bozuldu zannediyoruz. Eski tüplü radyolardan alınca çocuk saatini dinleyebilecek miyiz? Alakası yok.