OYUN NOSTALJİSİ

Baba bana saat al… Benim derdim aslında bir saat sahibi olmak değildi. 80′li yılların en başında her kol saati birer oyunla birlikte satılmaya başlanmıştı. Benim istediğim saat çok özeldi: Çünkü onun içinde uzay oyunu vardı. Uzaaay…

Babam, benim kahramanım, o zamanlar için bulup buluşturmuş, bunu satın almıştı. Saatin oyun oynamak için iki düğmesi vardı. İlki benim tarafımdaki uzay gemilerini hareket ettiriyor, ikincisi ise onlara ateş açıyordu. Tabii ki bu noktada belirtmekte yarar var, düşman uzay gemileri de avlanacak sepet yaratıklar değildi. Onlar da bana ateş açıyordu. Dört kademede gelen bu ateşi eğer yolda durduramazsam ben ölüyordum. Sonuçta 16 adet gemi öldürmek zorundaydım. Eğer gelen ışınları her değişik kademede birer kez durdurursam ve dörtlüyü tamamlarsam düşmanlar ateş açamıyor ve keklik gibi avlanıyordu.

Bu saatle geceler ve gündüzler boyu oynadım. Bunun için okulumdan derslerimden verdim. Arkadaşlarımın başka oyunlu saatleriye değiştim. Sonunda saatin düğmeleri bir daha hiç çıkmamak üzre içine gömülü kaldı. Ama bu da beni yıldırmadı. Saatin içini açtım ve kısa bir süreliğine de olsa saatin iç mekanizmasındaki pimlere dokunarak oyunu oynadım. Sonra saatim iyice dağıldı, pili bitti ve zaten modası geçti. Ama sanırım bir buçuk yıl bu saatle uzun uzun oynadım.

Ardından Commodore 64 çılgınlığı başladı. Bunlar şimdiki cep telefonlarından çok daha küçük hafızalı cihazlardı. O zamanki adları bilgisayardı ama şimdikilerle kıyaslayınca pek de bilgisayarmış gibi gözükmüyor. Ama renkliydi, değişik oyunları vardı ve o… O bir bilgisayardı. Bütün zamanların en büyük kahramanı olan babam yine bulup buluşturup onu benim için aldı. Müthişti. Ders zamanlarında açmayacağıma söz vermiş ama sözümü tabii ki tutmamıştım. Çılgın oyunlar oynuyordum Commodore bilgisayarımla. Kadıköy’de aynı şimdi olduğu gibi onlarca korsan oyun satan firma vardı. Onlardan tonla kasette oyun çekebiliyordum.

Ne var ki bilgisayarın çalışması için ihtiyaç duyduğu kasetten yükleme ünitesi bu bilgisayarların en büyük derdiydi. Yüklemesi saatler sürüyordu turbo programlarına rağmen. Üstelik oyunu satınaldığım insanların teyiplerinin kafa ayarlarıya benim teybin kafa ayarı birbirini tutmuyordu. Bunun için ince bir tornavidayla kafa ayarını ileri geri değiştirerek oyunun açılması için dua etmeye başlıyordum. Ciddi ciddi dua ediyor insan o kadar saat bekledikten sonra oyunun açılması için. Üstelik doğru kafa ayarını bulunca onun bir süre sonra ileri veya geri kayması da söz konusu olabiliyordu. Bu yüzden de doğru kafa ayarını annemin ojesiyle sabitlemek gerekiyordu. Annemin ojesine oyun oynamak için neden ihtiyaç duyduğumu asla anlatamadım bizimkilere.

Bir süre sonra Amiga ve Commodore 128 çıkı. İkisine de ilgi duymadım. Çünkü benim onlarca oyunum vardı, ince tornavidam ve kafa ayarım vardı. O zamanlar sabrım da varmış ki keçi boynuzu gibi bir gram tad almak için saatlerce bunun başında durup bekleyebiliyordum.

Babam aldığım oyunlardan hiçbiriyle oynamadı. Onun kahramanlığı bulup buluşturmasında değil, bir minik maymunun hayallerinin peşinden sorgusuz sualsiz koşmasındaydı. Cep telefonuyla konuşulan günleri göremedi. Belki istesem bir de oyunlu cep telefonu alırdı. Şimdiki Shubuo hizmetlerinden biri olan GPRS kullanarak satranç oynama fırsatını yakalasa muhtemelen oynardı, çekmezdi kendini geriye…

Biz ara oyun kuşağı olarak o zamanlarda babamızdan ve derslerimizden gizli gizli oyun oynuyorduk, şimdi çocuklarımızdan gizli cep telefonundan ve Playstation’dan oynuyoruz. Bizim kuşağın babaları oyunlardakiler kadar olsun kahraman değil sanırım.

Post a Comment

Your email is never published nor shared. Required fields are marked *