En başta bana sihir gibi geliyordu: Siz buradan bir aletin tuşlarına basıyorsunuz, bastığınız tuşların üstünde yazanlar ekranda gözüküyor. Nereden anlıyor bilgisayar sizin buradan bastığınız şeyi de onun resmini aynen ekranda çıkarıyor? Büyü…
Şimdilerde herkesin elinde bir cep telefonu tıkır tıkır tuşlara basıyor, mesajlar gönderiyor. Saatte beş sayfalık mesajı mini minicik tuşlarla yazabiliyor. Peki bilişimi biraz yakından takip edenler olarak geçmişteki tuş takımlarımızı hatırlıyor musunuz?
Ben ilk kez annemin iş yerinde bilgisayarla tanışmıştım. THY’de çalışıyordu annem. Stok kontrol o ve arkadaşlarının ellerinden geçiyordu. Her minik kağıdın üstünde bir parçanın kodu vardı. Stoktan yapılan giriş ve çıkış mahiyetinde bu mini kağıtlara bilgiler işleniyordu. Her parçanın belli bir sayının altına düşmesi durumunda annem birer alarm benzeri kağıt yazıyordu ve satın alma emri çıkarıyordu.
Günün birinde “iş yerine bilgisayar gelecekmiş” dedi annem biraz da korkuyla. O korku şimdinin korkularına benzeme zira sene 70′li yılların sonlarıydı. İnsanlar daha darbelere alışmamışlar ki bilgisayardan korkmasınlar… Doğal olarak “anne ben de” nidaları arasında annemin iş yerine gittim. Yeşil ekranlarda IBM marka konsollar vardı. Klavye ekranla yapışıktı. A tuşuna basınca ekranda A harfi… Vay be. Oturup yazılar yazdım sonra da onları silmek için uğraştım. Bilgisayarın eğlenceli bir şey olacağına o zamanlardan karar vermiştim. Ne var ki bu bilgisayar denen aleti icat eden adtamlar bir şeyi düşünmemişti: Bu klavye (o zaman bilgisayar daktilosu diyordum ona) (Gülmeyin 10 yaşında bile değildim) neden bilgisayar yapışıktı ki? Boyum kısa olduğundan kıçımın altında dosyalarla oturuyordum ve aleti kendime çekmeye çalıştığım zaman heyüla tadındaki alet ekranıyla beraber üstüme geliyordu. Muhtemelen üstüne zimmetli bilgisayarla oynadığım için dünyanın en mutlu insanı olmayan annem bu düşme tehlikesi geçiren aleti koruma maksatlı bana bir alay laf söylüyordu. Mecburen klavyeyi önüme çekmeden uzak uzak yazdım yazacaklarımı.
Yıllar sonra klavye mevhumuna Commodore 64 ile sahip oldum. Fakat bilgisayarcılar yine becerememişlerdi. Bu sefer de bilgisayarın ana gövdesi klavyeyle yapışıktı. “Aman canım ne var bunda” demeyin. Siz Commodore başına oturup 5 saatten önce oturan çocuk gördünüz mü? (Soruya bakın bu yazıyı okuyanların kaçı Commodore 64 gördü) Bu aletin üstünde özellikle yazı yazmalı oyun oynuyorsanız sürekli eğilip bükülmekten kaçtığınız için bilgisayarı kucağınıza konuşlandırırsınız. Commodore ile özellikle yaz tatillerinde oynandığını düşünecek olursanız o sıcakta zaten ısınan aletle birlikte bacaklarınız pişer, teriniz aletin içine sızar. Bir alay rezillik.
Allahtan sonradan PC icat edildi. Evet bu sefer olmuştu. Klavye ayrı, bilgisayar ayrı, ekran ayrı. Fakat burada da şimdiye kadar hiç farketmediğimiz bir sorun çıktı karşımıza: Tuş takımı dizilimi… Yurt dışında bilgisayar ile ilgili öğrenim görmeye gittim. Belçika’da bir üniversitede yazılım okumaya başladım. İlk gün neyi nasıl programlayacağımızla ilgili yalan dolan birkaç laf edip ardından bir torbaya konan 18 topun 5 tanesinin beyaz olma ihtimalini hesaplayan program yazmamızı istediler. “Yazarım be ne var bunda” dedim fakat bilgisayarın başına oturduğumda ağlamaklı oldum: Alet annemin daktilosunda yazdığım ve epeyce ilerlediğim F klavye değildi. Alet Commodore 64′teki gibi Q klavye de değildi. Bu klavye A ile başlayan ve anlamsız bir harf dizilimiyle giden acayip bir şeydi. Evet benden istenen o programı yazdım ama dünyanın tüm klavyelerine sabaha kadar küfür ettim. 2 sene sonra Türkiye’ye döndüğümde ilk iş olarak 20 dolar verip bir F klavye aldım ve ona sarılıp uyudum sabaha kadar.
Ey şimdi minik telefonlarının tuşlarından şikayet edenler… Ey bu tuşlarla günde sadece 78 mesaj yazabiliyorum diyenler… Demeyin öyle şeyler…
Post a Comment