<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>ELEKTRONİK BEYİN</title>
	<atom:link href="http://www.elektronikbeyin.com/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.elektronikbeyin.com</link>
	<description>Yeniliğin Nostaljisi</description>
	<lastBuildDate>Sun, 22 Aug 2010 08:05:37 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.2</generator>
		<item>
		<title>Banner nostaljisi</title>
		<link>http://www.elektronikbeyin.com/banner-nostaljisi/</link>
		<comments>http://www.elektronikbeyin.com/banner-nostaljisi/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 27 Mar 2010 07:59:41 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Nostalji]]></category>
		<category><![CDATA[banner]]></category>
		<category><![CDATA[internet]]></category>
		<category><![CDATA[site]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.elektronikbeyin.com/?p=77</guid>
		<description><![CDATA[İnterneti daha yaşanır hale getiren, herkesin burayı geliştirmesini sağlayan, internetin öncesi ve ahiri nedir? Her medya ortamında olduğu gibi reklam. Tabii ki reklam. Dünyada internetin başlamasıyla birlikte başlayan reklam çalışmaları, Türkiye&#8217;de kurumsal içeriğin ortaya çıkmasıyla kendini gösterdi. Ama hiç merak ettiniz mi ilk reklamlar nerede çıktı? Bunları kim verdi? Nereye verdi? Yıl 1997. Şubat ayları. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.elektronikbeyin.com/wp-content/uploads/2010/03/reklam.gif"></a><img class="aligncenter" src="/resim/reklam.gif" alt="" width="275" height="44" />İnterneti daha yaşanır hale getiren, herkesin burayı geliştirmesini sağlayan, internetin öncesi ve ahiri nedir? Her medya ortamında olduğu gibi reklam. Tabii ki reklam.</p>
<p>Dünyada internetin başlamasıyla birlikte başlayan reklam çalışmaları, Türkiye&#8217;de kurumsal içeriğin ortaya çıkmasıyla kendini gösterdi. Ama hiç merak ettiniz mi ilk reklamlar nerede çıktı? Bunları kim verdi? Nereye verdi?</p>
<p>Yıl 1997. Şubat ayları. Milliyet gazetesi içinde kurumsallaşma çalışmaları hızla ilerliyor. O zamanlarda bankalarda inanılmaz bir yazılım patlaması yaşanıyor. Kurumsal yazılımlarda o zamanın tartışılmaz lideri IBM&#8217;in LOTUS isimli yazılımı. Daha güvenli, daha oturaklı, daha hızlı, daha şekilli. Her şeyin dahası. Bankalar 1995 krizinden yeni çıkmışlar, 2000 sonunda büyük kriz olacağından habersizler. Bu yazılımı kiloyla alıyorlar. Ama henüz gazeteler için çok erken. Ama gazetelerin IT departmanları bu ürünü denemek de istiyor. Öyle bir paketle iki paketle de denenecek bir şey değil. Birkaç alım yapmak gerekiyor ama gazetelerin de durumu her zaman olduğu gibi çok iyi değil. Maceraperest IT yatırımı zor gözüküyor.</p>
<p>O yıllarda Milliyet Gazetesi&#8217;nin internet sitesini <a href="http://www.milliyet.com.tr/1996/11/27/kunye.html" target="_blank">yönetiyordum</a>. Güzel bir öneri geldi daha sonra (o yılın sonunda) karım olacak akıllı hanımefendiden: <em>Sizin siteye tanıtıcı banner verelim. &#8220;Bunun karşılığında IT departmanınıza 50 bin dolarlık ürün sağlayalım.&#8221;</em> Fikir güzel. Bütün dünyada görüyoruz banner olayını. Animasyonlu banner yapmayı da biliyoruz ard arda gifler koyarak. Neden olmasın? Peki nasıl yapacağız? Bir süre dursun. Ne kadar? Mesela bir ay&#8230;</p>
<p>Şimdi dinamik yapılsa sayaç konsa, kod yazılsa höt zöt şeklinde akıl yürütecek aklıevveller gelmeden önce söyleyeyim: Sene 1997. Milliyet internet sitesi kurulalı 4 ay olmuş. Biz notepad üstünden kodları elle yazıp yazıları gömerek internret sitesi yapıyoruz. Beher HTML dosyası teker teker elle oluşturuluyor. Daha Homesite isimli işimizi kolaylaştırması gereken programın kısa yollarını bile öğrenememişiz. O kadar erken ki her şey için&#8230; Bunun için dedik ki bir süre, mesela bir ay dursun bu banner. Tıklayan tıkladığı kadar bakar&#8230; <a href="http://www.milliyet.com.tr/1997/04/15/index.html" target="_blank">Bu adresten</a> de görebileceğiniz gibi sitenin en tepesine ana logonun yanına <em>elle</em> olarak yerleştirdik.</p>
<p>o zamanlarda oturmuş banner boyutları yoktu. Olsa da bizim yerimiz belliydi ve oraya onu öyle girecektik. Milliyet bir sonraki reklamı hangi taripte aldı bilmiyorum. Çok umurumda da değil. Ama biz 275 X 44 boyutlarında tarih yazdık.</p>
<p>O zaman bunun tarihi bir eser olacağını bilmiyorduk. Gerçekten de oldu.</p>
<p>Aradan yıllar geçti. Bu yıllar içinde reklam aldım, reklam verdim. Siteler kurdum siteler yönettim. Türkiye&#8217;nin çok güzel insanlarıyla, en büyük patronlarıyla çalıştım. Doğan şirketler gördüm ve batanları. Sarfedilen milyonlarca doları, etkinlik diye yutturulan sosyal safsataları&#8230; Büyük şirketler doğuranları, büyük yazılar yazanları, küçük kalmayı seçenleri, şarlatanları&#8230;</p>
<p>Hiçbir gün o günler gibi olmadı&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.elektronikbeyin.com/banner-nostaljisi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Korsanlık Nostaljisi</title>
		<link>http://www.elektronikbeyin.com/korsanlik-nostaljisi/</link>
		<comments>http://www.elektronikbeyin.com/korsanlik-nostaljisi/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 07 Mar 2010 22:25:27 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Nostalji]]></category>
		<category><![CDATA[CD]]></category>
		<category><![CDATA[kaset]]></category>
		<category><![CDATA[MP3]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.elektronikbeyin.com/?p=73</guid>
		<description><![CDATA[İlkokul bitmişti. Artık resmen bir ortaokul çocuğuyduk. Sene 80&#8242;lerin en başıydı. Ülke darbe adını verdikleri o zamanlar bizim ne olduğunu anlayamadığımız bir şeyin içinden geçiyordu. Hiçbir şey yerli yerinde değildi. Aradığımız hiçbir şeyi alacak ne durumumuz vardı ne de zaten aradığımız ürünler satılıyordu. Daha yurt dışından ithal peynir getirilmesine bile üç dört sene vardı. Bu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><a href="http://www.elektronikbeyin.com/wp-content/uploads/2010/03/BASF_Chrome1.jpg"><img class="aligncenter" src="/resim/BASF_Chrome.jpg" alt="" width="480" height="305" /></a></p>
<p style="text-align: left;">İlkokul bitmişti. Artık resmen bir ortaokul çocuğuyduk. Sene 80&#8242;lerin en başıydı. Ülke darbe adını verdikleri o zamanlar bizim ne olduğunu anlayamadığımız bir şeyin içinden geçiyordu. Hiçbir şey yerli yerinde değildi. Aradığımız hiçbir şeyi alacak ne durumumuz vardı ne de zaten aradığımız ürünler satılıyordu. Daha yurt dışından ithal peynir getirilmesine bile üç dört sene vardı.</p>
<p style="text-align: left;">Bu yoklukm ortamı içinde büyüm zorundaydık. Büyümek kolaydı ama hava atarak arkadaşlardan farklı olarak büyümek gerekiyordu. Bunun en önemli yollarından biri ise müzik seçimlerini farklılaştırmaktı. Nasıl yapacaktık? CD mi vardı o zaman? Kayıt cihazı mı vardı? Plak bile yoktu çoğu evlerde. Evet 70&#8242;lerde ülkenin gündemine gelmişti ama o kadar. Pek az evin malıydı pikap&#8230;</p>
<p style="text-align: left;">Biz ne yapacaktık? Tabii ki korsanlık denen şeyi&#8230; Kadıköy&#8217;de Opera pasajı&#8217;nın ikinci katında bir plakçı vardı. Plakçı denmesinin sebebi elbette plak satmasıydı. Bu dükkan bir süre sonra kasetçi olarak anılmaya başylanacak nihayetinde CD&#8217;ci olup çıkacaktı. Beni bir arkadaşım götürüp tanıştırdı orayla. Açıkçası ilkokulu yeni bitirmiş biri olarak zaten böyle bir yol yordam bilmiyordum. İçeri girince kaset yaptırmak istediğimizi söyledik. O zamanın raconu oydu. Nasıl kaset sorusuna muhattap kalınca arkadaşımın yüzüne baktım. &#8220;Krom tabii ki&#8221; dedi arkadaşım büyük bir bilmişlikle. Çünkü krom kasetler sesi daha iyi alıyormuş ve uzun süre dayanıyormuş. O zamanlar daha stereo filan bilmiyorduk tabii.</p>
<p style="text-align: left;">Şarkı seçmek, şarkı bilmeyen biri için çok zordur. Adamlara &#8220;ya yap ortaya bir karışık&#8221; denmez, gururunuz bunu yemez. Sanki biliyormuş gibi dükkanın içinde döner durursunuz. BU dönmeler sırasında en iyi yöntem plaklardan birini çekip çıkarıp aha bundakileri kaset koy demektir. Ama o zaman da sanki bilmiyormuşsunuz gibi bir hava oluşabilir. Bir de tek plağa bağlanırsanız o zaman bir sürü şarkı bilme imkanınız olmaz. Bir de tek plak dediğimiz 90&#8242;lık kasetin sadece yarısıdır. En az iki kaset gerekmektedir.</p>
<p style="text-align: left;">Ülkemdeki bu korsanlık dalgasından yurt dışındakilere atlayalım. 90&#8242;lı yılların hemen başı. Yurt dışında artık iyice oturmuş müzik zevklerimizi farklı boyutlara taşımak için çırpınıyoruz. Ama o zaman yeni yeni çıkan CD&#8217;lerin tanesi neredeyse haftalık harçlığımız&#8230; Biz o CD&#8217;leri satın almasak, o parayla haftada üç dört filme gideriz neredeyse o yurdumun dışında. O yüzden de çok büyük delikanlılıktı orada CD satın almak.</p>
<p style="text-align: left;">Bunun için Video kiralama dükkanları gibi CD kiralama dükkanları kurmuşlardı. Bunlar resmi yapılardı. Güya buradan CD kiralıyor, dinliyor ama kayıt etmeden geri götürüyordunuz. Çalan çırpan eşşoğlueşşektir babında bir kağıt imzalamanız yeterli oluyordu. O yıllarda Orta ve Batı Avrupa korsanlığın yolunu böylece bulmuştu. Kimsenin umuru değildi. O kadar Metallica ve U2 albümü kopyaladım bir kere bile o adamların sesi çıkmadı.</p>
<p style="text-align: left;">Sonra internet geldi. İlk MP3 şarkımı indirdiğimde inanılmaz derecede mutlu olmuştum. Bende olmayan, olamayacak olan bir şarkıydı. Çok aramıştım şerefsizi. Ve internet onu bana altın kase içinde sunmuştu.</p>
<p style="text-align: left;">Korsanlığı bu kuşak icat etmedi. Muhtemelen benim kuyak da icat etmedi. Ama sanki dünyada ilk kez yapılıyormuşçasına bağırıyor birileri.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.elektronikbeyin.com/korsanlik-nostaljisi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>3G Nostaljisi</title>
		<link>http://www.elektronikbeyin.com/3g-nostaljisi/</link>
		<comments>http://www.elektronikbeyin.com/3g-nostaljisi/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 23 Aug 2009 19:07:20 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Nostalji]]></category>
		<category><![CDATA[3G]]></category>
		<category><![CDATA[cep telefonu]]></category>
		<category><![CDATA[görüntülü görüşme]]></category>
		<category><![CDATA[tv]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.elektronikbeyin.com/?p=36</guid>
		<description><![CDATA[Siyah beyaz televizyon dönemleri. En güzel diziler hafta sonu tam da oyun saatlerimize denk gelir. Ne yapalım oyun oynamayacağız o dizileri seyredeceğiz. Çünkü televizyonda Uzay 1999 başlıyor. Sene 1970&#8242;ler. O kadar uzak gözüküyor ki 1999&#8242;lu yıllar acaba o tarihe kadar yaşar mıyız stresi var hepimizde. Bilen bilir, Ay üssü Alfa var. Nükleer bir patlama oluyor [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignright" src="/resim/nokia-pt-8.jpg" alt="" width="292" height="649" />Siyah beyaz televizyon dönemleri. En güzel diziler hafta sonu tam da oyun saatlerimize denk gelir. Ne yapalım oyun oynamayacağız o dizileri seyredeceğiz. Çünkü televizyonda Uzay 1999 başlıyor. Sene 1970&#8242;ler. O kadar uzak gözüküyor ki 1999&#8242;lu yıllar acaba o tarihe kadar yaşar mıyız stresi var hepimizde. Bilen bilir, Ay üssü Alfa var. Nükleer bir patlama oluyor Ay&#8217;da ve dünyanın yörüngesinden çıkıyor Ay. Vuruyor kendini uzaya ve sürüklenip gidiyor. Dizinin konusu belki bizim gibi 8-10 yaş çocukları için biraz ağır. Ama o kadar güzel cihazları var ki hayatımızda böyle bir şey görmemişiz.</p>
<p>Kartal adını verdikleri gemileri saymıyorum insanların üstündeki aletleri söylüyorum. Mesela bir tabancaları var lazerli, ama tabanca şeklinde değil muşta gibi. Üstünde üç tane delik var, birinden bayıltıcı ışın çıkıyor, birinden öldürücü birinden de delici. (Neden delici ışın öldürmüyor bilmiyorum belki de o zaman biz onun delici olduğuna karar verdik oldu bitti) Ama en güzel aletleri bu mu ya? Hayır. Ellerinde telefon gibi bir alet var, üstünde ekranı var ve insanlar karşılarında konuştukları adamları görüyorlar. Bizim için bir şey ifade etmeyebilir ama bunun üstünde kablo yok. Yani adamlar istedikleri yere kadar gidebiliyorlar. O zamanlar için kablosuz konuşmak için polis olmak lazım. Çünkü bir tek onların telsizleri var.</p>
<p>Eh uzay üssündekiler de bir nevi polis sayılır değil mi ya? Evde diziyi bizimle seyreden büyükler &#8220;olmaz öyle şey&#8221; diyor ve bizim hayal gücümüzü kısıtlamaya çalışıyor. Olur işte baksanıza adamlar filmini bile yapmışlar. Yürüyerek konuşabiliyorlar ki bizim için bu zaten yeterince önemli bir teknoloji. Zira bizim evdeki (aslında her evde yok sadece komşularda var) telefonlar genellikle salonun ortasında tedirgin edici bir şekilde en süslü köşede kristal bardakların durduğu büfeye konumlanmış durumda. Eğer telefonu sert kapatırsanız kristallerden &#8220;yavaş ol oğlum&#8221; uyarısı bir şangırtıyla geliyor. Orada konuşmak istemiyorsunuz ama kablo sizin oradan sadece 75 santim uzaklaşmanıza izin veriyor. Ama görüntülü konuşmak bambaşka bir şey. Arkadaşlarla aramızda konuşuyoruz, herkes diyor ki &#8220;görüntüyü telefondan alırsam televizyon seyretmem ki&#8221;&#8230; Haklılar.</p>
<p>Televizyonu yeni bir şeyler görebilmek için kullanıyoruz ya&#8230; Telefondan görsek&#8230; Hem belki film bile gösterirler arada sırada&#8230; O zamanlar uykudan önce diye bir program var. Daha Adile teyze tedavüle girmemiş. Ergun Uçucu diye bir amca var o sunuyor. Bir arkadaş diyor ki o zaman onu görüntülü olarak ararız ve bize masal anlatır. Ulan şahane bir fikir. ne zaman istesek arayabiliriz onu. Ne zaman istesek bize istediğimizi anlatır konuşur bizimle çünkü çok iyi bir insan o. Başkaları dizideki uzay araçlarına, turuncu uzay kıyafetlerine özenirken bizim derdimiz bu oluyor birden. Yıllar sonra görüntülü telefonlar geliyor ülkemizin gündemine. Daha görmeden aklımdan Uzay 1999 geçiyor. O dizideki tasarımda telefonlar hala yok. Tamam uzay gemileri ve muşta şeklindeki uzay tabancaları da yok ama bu kadar ilerleyen teknoloji o tasarımı hayata geçirmeyi akıl edememiş. Acaba 3G getiren operatörlerin akılları Ergun amcayı aratmayı akıl eder mi? Bilemiyorum&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.elektronikbeyin.com/3g-nostaljisi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Arama Motoru Nostaljisi</title>
		<link>http://www.elektronikbeyin.com/arama-motoru-nostaljisi/</link>
		<comments>http://www.elektronikbeyin.com/arama-motoru-nostaljisi/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 23 Aug 2009 19:05:43 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Nostalji]]></category>
		<category><![CDATA[arama motoru]]></category>
		<category><![CDATA[bilgisayar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.elektronikbeyin.com/?p=34</guid>
		<description><![CDATA[Oğlum nereye koydun sana verdiğimiz piyango biletini?..&#8221; Piyango bileti&#8230; Evet gerçekten nereye koydum ben onu ya? Dün akşam annem verdiydi okula giderken yoldaki piyangocudan değiştireyim diye. Son iki rakamına ikramiye vurduğu için amortinin iki katı para alınacak. Annemler işten dönerken piyangocu çoktan evine gidip torunlarını okşamaya başladığından bana kalmış bu iş. Babam yapamaz filan diye [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignleft" src="/resim/detective.jpg" alt="" width="180" height="193" />Oğlum nereye koydun sana verdiğimiz piyango biletini?..&#8221; Piyango bileti&#8230; Evet gerçekten nereye koydum ben onu ya? Dün akşam annem verdiydi okula giderken yoldaki piyangocudan değiştireyim diye. Son iki rakamına ikramiye vurduğu için amortinin iki katı para alınacak. Annemler işten dönerken piyangocu çoktan evine gidip torunlarını okşamaya başladığından bana kalmış bu iş. Babam yapamaz filan diye mırın kırın etmiş ama ben &#8220;yaparım yaaa neden yapamayayım&#8221; diye kendimi atmışım ortalığa saçma sapan.</p>
<p>Şimdi&#8230; Bilet yok ortalarda&#8230; Çantaya bak, karıştır, kurcala&#8230; Defterlerin kitapların arasına bak karıştır kurcala. Yok buhar oldu uçtu. Annem diyor ki hayır parası önemli değil ama sorumluluklarını bilsin. Babam anneme diyor ki &#8220;ben demiştim zaten ama yok yok yapar diye kaş göz ettin bana, aslında senin yüzünden&#8230;&#8221; Evde benim yüzümden terör esiyor. Allahım bir mucize olsa da kendiliğinden ortaya çıkıverse bilet. Allahım nolur&#8230; Ama çıkmıyor şerefsiz bilet. Sonra kös kös erkenden yatağa gönderiliyorum. Zaten harçlık vermedikleri için harçlığımdan kesecekler diye bir sorunum da yok. Uf ya neden ya&#8230;</p>
<p>Pijamalarımı giyerken beklenen mucize gerçekleşiyor. Tam sağ çorabımı çıkarırken içinden fırt diye dışarı çıkıveriyor bilet. Allaaaaah!.. Evet yaa ben kaybolmasın diye çorabımın içine koyduydum sabahın köründe. Uykulu halimle ne yaptığımı unuttum tabii. Ta ki bileti görünceye kadar. Alın biletinizi dedim salona gidip Türk filmi vari bir bilek hareketiyle bileti salonun ortasına atıp gidip yatıp uyudum. O zaman bir arama motorum olsaydı durum elbette bundan farklı gelişirdi. Verirdim internete nerde lan bu bilet diye&#8230; İnternet bana söylerdi çorabının içinde şeklinde&#8230;</p>
<p>Olmaz mı dersiniz? Peki şuna ne diyeceksiniz? 1996 yılı. Büyük bir gazetenin içinde o zamanların ilk gazete internet sitelerinden birini hayata geçiriyoruz. Site açılmadan bir gece önce ülkenin en büyük medya patronlarından biri gelmiş hep beraber açılış mahiyetinde pasta kesiyoruz. Patron o zamanların taze konusu interneti pek anlamamış. Ama dudak da bükmüyor, ilgileniyor. Patronun ilgilendiğini gören ve interneti yapma işini birkaç zibidiye kaptırmış olmanın haklı sinirini taşıyan teknik departman adamı atlıyor ortaya: Şu Astalavista&#8217;dan arasana patronun ismini. Tabii ki sadece o zamanın internetçileri kendi aralarında gülmeye başlıyor. Altavista lan o diyemiyor kimse çünkü o zamanlar bu işlerden anlayan adam sayısı az olduğu gibi bilgililerin hepsi düşük rütbeli. İçimizden lan Allah seni kahretmesin ibiş diyerek geçiyoruz yerimize.</p>
<p>O zamanlar arama motoru sadece kendi ismini arayıp bulamama işlevini getiriyor yerine. Bugün ortalama bir arama motoruyla ebemizi bile buluyoruz. Hatta biz aramadan bulunup getiriliyor ve burnumuzdan içeri sokuluyor ebemiz. Aramanın da nostaljisi olur mu? Yeterince yaşlandıysanız kralı bile olur.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.elektronikbeyin.com/arama-motoru-nostaljisi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Oyun Nostaljisi</title>
		<link>http://www.elektronikbeyin.com/oyun-nostaljisi/</link>
		<comments>http://www.elektronikbeyin.com/oyun-nostaljisi/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 23 Aug 2009 19:04:01 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Nostalji]]></category>
		<category><![CDATA[Amiga]]></category>
		<category><![CDATA[cep telefonu]]></category>
		<category><![CDATA[Commodore 64]]></category>
		<category><![CDATA[oyun]]></category>
		<category><![CDATA[saat]]></category>
		<category><![CDATA[satranç]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.elektronikbeyin.com/?p=32</guid>
		<description><![CDATA[Baba bana saat al&#8230; Benim derdim aslında bir saat sahibi olmak değildi. 80&#8242;li yılların en başında her kol saati birer oyunla birlikte satılmaya başlanmıştı. Benim istediğim saat çok özeldi: Çünkü onun içinde uzay oyunu vardı. Uzaaay&#8230; Babam, benim kahramanım, o zamanlar için bulup buluşturmuş, bunu satın almıştı. Saatin oyun oynamak için iki düğmesi vardı. İlki [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignright" src="/resim/game10.jpg" alt="" width="334" height="386" />Baba bana saat al&#8230; Benim derdim aslında bir saat sahibi olmak değildi. 80&#8242;li yılların en başında her kol saati birer oyunla birlikte satılmaya başlanmıştı. Benim istediğim saat çok özeldi: Çünkü onun içinde uzay oyunu vardı. Uzaaay&#8230; Babam, benim kahramanım, o zamanlar için bulup buluşturmuş, bunu satın almıştı. Saatin oyun oynamak için iki düğmesi vardı. İlki benim tarafımdaki uzay gemilerini hareket ettiriyor, ikincisi ise onlara ateş açıyordu. Tabii ki bu noktada belirtmekte yarar var, düşman uzay gemileri de avlanacak sepet yaratıklar değildi. Onlar da bana ateş açıyordu. Dört kademede gelen bu ateşi eğer yolda durduramazsam ben ölüyordum. Sonuçta 16 adet gemi öldürmek zorundaydım. Eğer gelen ışınları her değişik kademede birer kez durdurursam ve dörtlüyü tamamlarsam düşmanlar ateş açamıyor ve keklik gibi avlanıyordu.</p>
<p>Bu saatle geceler ve gündüzler boyu oynadım. Bunun için okulumdan derslerimden verdim. Arkadaşlarımın başka oyunlu saatleriye değiştim. Sonunda saatin düğmeleri bir daha hiç çıkmamak üzre içine gömülü kaldı. Ama bu da beni yıldırmadı. Saatin içini açtım ve kısa bir süreliğine de olsa saatin iç mekanizmasındaki pimlere dokunarak oyunu oynadım. Sonra saatim iyice dağıldı, pili bitti ve zaten modası geçti. Ama sanırım bir buçuk yıl bu saatle uzun uzun oynadım.</p>
<p>Ardından Commodore 64 çılgınlığı başladı. Bunlar şimdiki cep telefonlarından çok daha küçük hafızalı cihazlardı. O zamanki adları bilgisayardı ama şimdikilerle kıyaslayınca pek de bilgisayarmış gibi gözükmüyor. Ama renkliydi, değişik oyunları vardı ve o&#8230; O bir bilgisayardı. Bütün zamanların en büyük kahramanı olan babam yine bulup buluşturup onu benim için aldı. Müthişti. Ders zamanlarında açmayacağıma söz vermiş ama sözümü tabii ki tutmamıştım. Çılgın oyunlar oynuyordum Commodore bilgisayarımla. Kadıköy&#8217;de aynı şimdi olduğu gibi onlarca korsan oyun satan firma vardı. Onlardan tonla kasette oyun çekebiliyordum. Ne var ki bilgisayarın çalışması için ihtiyaç duyduğu kasetten yükleme ünitesi bu bilgisayarların en büyük derdiydi. Yüklemesi saatler sürüyordu turbo programlarına rağmen. Üstelik oyunu satınaldığım insanların teyiplerinin kafa ayarlarıya benim teybin kafa ayarı birbirini tutmuyordu. Bunun için ince bir tornavidayla kafa ayarını ileri geri değiştirerek oyunun açılması için dua etmeye başlıyordum. Ciddi ciddi dua ediyor insan o kadar saat bekledikten sonra oyunun açılması için. Üstelik doğru kafa ayarını bulunca onun bir süre sonra ileri veya geri kayması da söz konusu olabiliyordu. Bu yüzden de doğru kafa ayarını annemin ojesiyle sabitlemek gerekiyordu. Annemin ojesine oyun oynamak için neden ihtiyaç duyduğumu asla anlatamadım bizimkilere.</p>
<p>Bir süre sonra Amiga ve Commodore 128 çıkı. İkisine de ilgi duymadım. Çünkü benim onlarca oyunum vardı, ince tornavidam ve kafa ayarım vardı. O zamanlar sabrım da varmış ki keçi boynuzu gibi bir gram tad almak için saatlerce bunun başında durup bekleyebiliyordum. Babam aldığım oyunlardan hiçbiriyle oynamadı. Onun kahramanlığı bulup buluşturmasında değil, bir minik maymunun hayallerinin peşinden sorgusuz sualsiz koşmasındaydı. Cep telefonuyla konuşulan günleri göremedi. Belki istesem bir de oyunlu cep telefonu alırdı. Şimdiki Shubuo hizmetlerinden biri olan GPRS kullanarak satranç oynama fırsatını yakalasa muhtemelen oynardı, çekmezdi kendini geriye&#8230; Biz ara oyun kuşağı olarak o zamanlarda babamızdan ve derslerimizden gizli gizli oyun oynuyorduk, şimdi çocuklarımızdan gizli cep telefonundan ve Playstation&#8217;dan oynuyoruz. Bizim kuşağın babaları oyunlardakiler kadar olsun kahraman değil sanırım.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.elektronikbeyin.com/oyun-nostaljisi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Fotoğraf Nostaljisi</title>
		<link>http://www.elektronikbeyin.com/fotograf-nostaljisi/</link>
		<comments>http://www.elektronikbeyin.com/fotograf-nostaljisi/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 23 Aug 2009 18:33:37 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Nostalji]]></category>
		<category><![CDATA[DVD]]></category>
		<category><![CDATA[fotoğraf]]></category>
		<category><![CDATA[fotoğraf makinesi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.elektronikbeyin.com/?p=28</guid>
		<description><![CDATA[Eskiden teknoloji takip etmek çok zordu. Efsane teknolojiler vardı mesela 70&#8242;li yıllarda: Hani şu içinde lambalar gördüğümüz pikaplı müzik setleri, renkli de gösterebilen televizyonlar, babanın bir arkadaşının Almanya&#8217;dan getirdiği 250 km. yapan arabalar ve tabii Japonların layzerli (lazer öyle okunur sanıyordum küçükken) fotoğraf makineleri&#8230; Bir şekilde 80&#8242;li yıllardan sonra bu teknolojilere dokunabilmeye başladık. Mesela otoyolda [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignright" src="/resim/kodak.jpg" alt="" width="419" height="318" />Eskiden teknoloji takip etmek çok zordu. Efsane teknolojiler vardı mesela 70&#8242;li yıllarda: Hani şu içinde lambalar gördüğümüz pikaplı müzik setleri, renkli de gösterebilen televizyonlar, babanın bir arkadaşının Almanya&#8217;dan getirdiği 250 km. yapan arabalar ve tabii Japonların layzerli (lazer öyle okunur sanıyordum küçükken) fotoğraf makineleri&#8230;</p>
<p>Bir şekilde 80&#8242;li yıllardan sonra bu teknolojilere dokunabilmeye başladık. Mesela otoyolda 160 km hızla giderken arkadan gelen bir Maseratti uzunları yakıp yol istedi ve &#8220;DUP&#8221; efektiyle geçti yanımızdan. Önce Kenan Evren&#8217;in konuşmalarını renkli izledik, sonra DVD teknolojisini ve surround sistemlerini gördük (duyduk). Ve ardından dijital fotoğraf makineleri sardı dört bir yanımızı&#8230; Ben şahsen öyle bir teknolojiye hiç dokunmamıştım. 90&#8242;lı yılların başından itibaren gazetecilikle uğraşmaya başladım. İlk kazandığım para değildi bu ama en severek kazandığım paraydı. Kendi haberimi kendim yapıyordum ekmeğimi taştan çıkarıyordum ya&#8230;</p>
<p>Her gittiğim haber için yanıda bir fotoğrafçı götürme zorunluluğum vardı. Çünkü o zaman şimdiki gibi her şeyi açıklayan fotoğraf dergileri yoktu. Bu yüzden o iri kasalı fotoğraf makinelerini kullanmaya korkuyorduk. Kimse bize bunu öğretmemişti.</p>
<p>Haberlere gittiğimizde eğer sadece büst fotoğraf çekilecekse yanımıza kompakt makinelerden alıp adamın gözüne gözüne patlatıyorduk o mini flaşları. Ne haberler ziyan oldu fotoğrafın kötü olması yüzünden&#8230; Çalıştığım gazetenin resim tarama servisindeki insanlar ne kadar büyük uğraşlar verdiler o ışığı bir türlü oturmayan resimleri düzgün bir hale sokabilmek için&#8230; Düşünsenize hiç fotoğrafçılık eğitimi almamış biri için ne çıkacağını bilmediğiniz bir kareye sahip çıkmak ve bunu savunmaya çalışmak&#8230; Sonra bir gün dijital fotoğraf makinesiyle tanıştırdılar beni. İlk dijital fotoğraf makinem Sony Mavica&#8217;nın o diskete çeken modeliydi. 600 bin piksel çekebiliyordu resimleri. Bir diskete 20 civarı resim sığıyordu orta kalitede&#8230; Çekim kalitesi o mini fotoğraf makinelerinden daha iyi değildi. Ancak mucizevi bir biçimde bir ekran üstünde, çekerken neyin nasıl göründüğünü biliyordum. Çektikten sonra resmin olup olmadığını anlayabiliyordum. En önemlisi gazeteye döndüğümde resmi hemen sayfaya verebiliyordum. Hatta Photoshop ile kimi düzeltmeleri kendim yapabiliyordum. Benden mutlusu yoktu.</p>
<p>Hatta enteresan bir anı, yüzyılın son güneş tutulmasında etrafımda herkes bir resim çekme telayına girdi (sanki dünyanın sonu gelmiş, bir daha güneş tutulmayacakmış gibi) Bu kervana ben de katıldım. Millet islme kirletilmiş cam gibi sofistike filtreler kullanırken ben aptal kameramı doğrudan güneşe doğru tutup takır takır fotoğraflar çektim hatta bunların gazetede kullanılmasını dahi sağladım. Bunu nasıl yaptığımı soranlara &#8220;Eh abi içinde yanacak film yok, basıyorum gidiyorum ben bunu hep yapıyorum&#8221; şeklinde dalga bile geçtim. O gün çok fotoğrafçıdan küfür işittim.</p>
<p>Bu makinelerle yaşanan tek sorun seri çekim yapamıyordunuz. Bunu yapan makineler futbol maçlarına giden abilerde vardı ama efsane o ki o aletler 3 bin doların altında değildi. Sonra diğer Sony makinemi aldım. Bir Memory Stick kullanıyordu makinem. Işığı kendi ayarlıyordu. Değişik çekme modları vardı ki örneğin gecenin bir yarısı çok karanlık bir ortamda yeterince nefesimi tutarak kıpırdamadan durabilirsem inanılmaz güzel resimler çekebiliyordum. Çektiğim resimleri anında görebilmem sayesinde fotoğraf eğitimi almadan kadrajlama yeteneklerine kavuştuğumu düşünüyorum. Zira yurt dışında çektiğim resimler hemen o gün gazetede birinci sayfadan yayımlandı. Şu anda (*o yıllarda) bildiğim kadarıyla 3 milyon piksellik makineleri dahi 400 Euro gibi düşük ücretlere bulabilmek mümkün. Windows XP&#8217;nin çıkışından beri hemen her fotoğraf makinesini tanıyor bilgisayarlar ve resimlerinizi özel olarak atabilmeniz için size imkan tanıyor. Hele ki yanınızda kolay kullanılan ve şarj edilebilen bir dizüstü bilgisayarınız varsa onbinlerce resim çekmeniz olası. Son kullanıcının bunu nasıl kulandığına bakacak olursak&#8230; Örneğin çevremdeki bir takım doktorlar son zamanlarda hastalarının gelişimini çektikleri dijital fotoğraflarla kontrol ediyorlar. Özellikle deri hastalıkları için bu yöntemden oldukça memnun doktorlar. Bunun yanında bir takım emlakçılar boş sundukları evlerin bir de eşyalı halini gösterebilmek için ucuzunden dijital fotoğraf makinelerine sardırmış durumdalar. İlk çocuğunu kucağına almaya hazırlanan, geliri orta düzeyin üstünde, bilgisayar sahibi her aile bir orta halli dijital fotoğraf makinesi ediniyor kendine göre&#8230; Kimbilir belki de yakın gelecekte kırık kırık pul kadar fotoğraf çekmeyen dijital fotoğraf makineli telefonlarımız da olacak. Kimbilir belki gerçekten saklama sorunumuz ortadan kalkacak ya da daha çok sıkıştıran kaliteli resim formatlarımız olacak.</p>
<p>Ben, o güne kadar ben herkesin birer dijital fotoğraf makinesi edinmesini ve bununla çalışmasını bol bol fotoğraf çekmesini öneriyorum. Çünkü fotoğraf belki de öğrenilebilecek tek sanat dalı. Kendi kendinizi tatmin etmenin en kişisel yolu. Ve hızla geçen hayatın bir yerine &#8220;kitap ayracı&#8221; koyabilmenin, yıllar sonra tekrar o noktaya dönmenin en kolay yolu.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.elektronikbeyin.com/fotograf-nostaljisi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Uzaktan Kumanda Nostaljisi</title>
		<link>http://www.elektronikbeyin.com/uzaktan-kumanda-nostaljisi/</link>
		<comments>http://www.elektronikbeyin.com/uzaktan-kumanda-nostaljisi/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 23 Aug 2009 18:30:16 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Nostalji]]></category>
		<category><![CDATA[tuş]]></category>
		<category><![CDATA[tv]]></category>
		<category><![CDATA[uzaktan kumanda]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.elektronikbeyin.com/?p=26</guid>
		<description><![CDATA[&#8220;Oğlum sana yılbaşı hediyeni birazdan vereceğiz&#8221; dedi annem. Evet bu sefer kesinlikle uzaktan kumandalı arabayı alışlardı. Ondan önce aldıkları arabalar yakından kumandalıydı çünkü. Ben tutup halının üstünde bir ileri bir geri sürüyordum. Yeni araba ben dokunmadan nereye istersem oraya gidecekti. Ben de ona bakacaktım. Gecenin o yaşlarıma göre ilerleyen saatlerinde annem ve babam karşıma dikilip [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignleft" src="/resim/uk.jpg" alt="" width="378" height="179" />&#8220;Oğlum sana yılbaşı hediyeni birazdan vereceğiz&#8221; dedi annem. Evet bu sefer kesinlikle uzaktan kumandalı arabayı alışlardı. Ondan önce aldıkları arabalar yakından kumandalıydı çünkü. Ben tutup halının üstünde bir ileri bir geri sürüyordum. Yeni araba ben dokunmadan nereye istersem oraya gidecekti. Ben de ona bakacaktım.</p>
<p>Gecenin o yaşlarıma göre ilerleyen saatlerinde annem ve babam karşıma dikilip gülerek bana bakmaya başladı. Ben de onlara güldüm. Kesinlikle kırmızıydı arabam. Acaba tuşlarla sağa sola mı dönüyordu yoksa o hep hayal ettiğim minik direksiyonu mu vardı üstünde? &#8220;Kardeşin olacak&#8221; dedi babam. &#8220;Ve?&#8221; diye sordum&#8230; &#8220;O tamam da oyuncağım nerede&#8221; tadında olmuştu sorum. Anne ve babamın yüzü bulutlandı. &#8220;Sana kardeş geliyor işte&#8221; dediler. Hepsi oydu işte. Bütün işaretler bana uzaktan kumandalı arabanın gelmeyeceğini göstermişti ama ben anlamamıştım. O bakışlar&#8230; Yakından kumandalı araba bakışı bile değildi işte. &#8220;Sevinmedin mi&#8221; diye soru annem ümitsizce. Ben salonda otururken yerimden hiç kalkmadan mutfağa kadar sürebilir miydim acaba onu? Kesin çarpmazdım hiçbir yere&#8230; Gözlerim dolu dolu oldu. Arabam yoktu. &#8220;Kıskandı galiba&#8221; dedi babam o her zaman benim duymadığımı sandıkları ama benim duymuyormuş gibi yaptığım küçük sesiyle. Bağırarak ağlamaya başladım. &#8220;Kesin kıskandı&#8221; dedi annem kısık sesle konuşma zahmetine girmeden. Uzaktan kumanda, içimde kalmış bir ukde oldu.</p>
<p>Yıllar sonra evimize önce renkli, ardından uzaktan kumandalı televizyon girdi. Annemlerden gizli gizli uzaktan kumandayı alır televizyonda kanal kanal gezerdim. Önce TRT1, ardından TRT2, ardından TRT3 ve en son TRT4. Sonra tekrar TRT1&#8230; Sesini aç kapa&#8230; Üstelik yerimden bile kalkmadan. O zamanlar da şimdiki gibi televizyonu sağa ve sola döndürecek teknoloji yoktu, uzaktan kumandalı otomobiller kadar zevkli değildi belki ama en azından bir işlevi vardı. Uzaktan kumandanın telefonların içinde duruğu günlere geldiğimizde kendimi çok aptal hissetmeye başladım. Düşünün bir kızıl ışın var; onun ötesinde bir şeylerle telefonunuzdaki bilgileri bilgisayarınıza aktarıyorsunuz. İnsanlar sanırlar ki nostalji denen kavram sadece güzel şeylere duyulan bir histir. Ki bu külliyen yalandır. Genellikle sadece hava atmak istediğim yazıların içine bilgi notu düşmek için kullandığım ansiklopedim diyor ki; nostalji kelimesi, Yunanca dönüş anlamına gelen nostos ve acı anlamına gelen algos kelimelerinin birleşiminden meydana gelir. Yurt hasretidir bu, geçmişe duyulan acıdır. Ben acıların yazarıyım.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.elektronikbeyin.com/uzaktan-kumanda-nostaljisi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Yanlış Numara Nostaljisi</title>
		<link>http://www.elektronikbeyin.com/yanlis-numara-nostaljisi/</link>
		<comments>http://www.elektronikbeyin.com/yanlis-numara-nostaljisi/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 23 Aug 2009 11:48:17 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Nostalji]]></category>
		<category><![CDATA[mesaj]]></category>
		<category><![CDATA[radyo]]></category>
		<category><![CDATA[telefon]]></category>
		<category><![CDATA[yanlış numara]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.elektronikbeyin.com/?p=23</guid>
		<description><![CDATA[Yanlış numara aramak herkesin her an başına gelebilecek bir durum. O minik ve narin eller için yapılmış tuşların üstünde gezinen dolma büyüklüğündeki parmaklarımızın zaman zaman bize oynadığı hazin bir oyun bu. Bunda sadece dolma parmakların değil, takılmayan gözlüklerin ve gelen baharla birlikte normal beyin irtifasının bir karış üstüne çıkan aklın da etkisinin olmadığını söylersek haksızlık [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignright" src="/resim/yn.jpg" alt="" width="280" height="284" />Yanlış numara aramak herkesin her an başına gelebilecek bir durum. O minik ve narin eller için yapılmış tuşların üstünde gezinen dolma büyüklüğündeki parmaklarımızın zaman zaman bize oynadığı hazin bir oyun bu. Bunda sadece dolma parmakların değil, takılmayan gözlüklerin ve gelen baharla birlikte normal beyin irtifasının bir karış üstüne çıkan aklın da etkisinin olmadığını söylersek haksızlık etmiş oluruz.&#8217;</p>
<p>Ben küçükken radyoda çocuk saati vardı. Orada telefonu olur olmaz kullanan bir çocuğun başından geçenler anlatılırdı. Yanlış numara çeviren çocuk, şarkıyı söyleyen birinci şahsın kardeşiydi. Minik parmaklarıyla numaraları çeviren kardeş bir defasında polisi arıyor, polisler evin babasını götürüyorlardı. Bir diğer seferinde de itfaiyeyi arayan minik çocuk, itfaiyecilerin su sıkıp evi çok ıslatmalarına neden oluyordu. Hayatım boyunca hep itfaiye ve polisi yanlışlıkla aramaktan korktum bu şarkı yüzünden. Bu arada hiç kendi kendime sormadım yahu bu çocuk o kadar numara içinden o polisleri filan nasıl bulmuş, polisle itfaiyeye evin adresini nasıl vermiş diye&#8230; Öyle ya polis karşı taraftan bir çocuk arayınca acaba onu oyalayarak numarayı tespit etmeye mi çalıştı?</p>
<p>Şarkı mı söyledi telefonu kapatmasınlar diye? Veya etfaiye onları arayan herkesin evini su sıkıp ıslatıyor mu? Cani mi onlar? Böyle bir yanlış arama olayını muhtemelen en ilginç biçimde yaşayanlardanım. Bir Evli Erkekler Kulübü (*) toplantısı yapıyorduk. Bu toplantıların en büyük eğlencesi, tüm erkeklerin telefonlarını masa üstüne koyarak önce kimin karısı arayacak da masanın kılıbığı olacak sorunsalını araştırmaktı. Benim telefonuma bir mesaj gelince herkes üstüme atladı ve dalga geçmeye başladı. Mesajda &#8220;nerdesin&#8221; yazıyordu. Çok dik yakalı kazak erkek olduğumdan değil, balımdan benim karım beni bu toplantı gecelerinde deprem olmadığı sürece aramaz. Bu beni çok şaşırttı. Mesajı gönderenin karım olmadığını görmek daha da bir şaşırttı. Tabii durumu genele anlatınca 45 evli erkekten &#8220;az sonra oradayım&#8221; &#8220;esas sen nerdesin&#8221; &#8220;nerden geldik nerelere gidicez&#8221; şeklinde mesaj almak, yanlış arayanı daha çok şaşırttı. Yaklaşık 20 dakika sonra (muhtemelen mesajları anca temizleyince) telefon açarak yanlış numarayı aradığını, şakanın en güzelinin tadında bırakılan olduğunu belirtti yanlışçı abi&#8230; Yanlış numara çevirenlerin en önemli özelliklerinin başında ısrarcı olmaları geliyor. &#8220;Ahmet abi?&#8221; sorusuna ne cevap verirsiniz ki? &#8220;Hayır burada öyle biri yok&#8230;&#8221; &#8220;Peki kim var?&#8221; Buyurun bakalım. Burası market değil ki &#8220;hayır dik yakalısı kalmamış size bisiklet yakalısından verelim&#8221; diyelim. Bu bir cep telefonu. Eğer açtığınız telefonda Ahmet yoksa o zaman kesin yanlıştır. Genel kanının aksine, iş yerlerinde masalarda herkesin bakıp cevap verebileceği anonim cep telefonları yoktur. Yanlış aramanın bir diğer ilginç yönü de; genellikle gündüz vakti, boş boş gezerken değil, toplantılarda veya gece yarılarından sonra yapılmasıdır.</p>
<p>Gece üçte telefonunuz çalar ve &#8220;Ahmet abi?&#8221; diye sorar karşıdaki ses. Yaklaşık üç gündür geceli gündüzlü çalışıp bir tek gece kesintisiz uyumak isteyen insanlar için Ahmet abinin kulaklarını çınlatma vesilesidir bu. Sıkıntınızı karşı tarafta sizi uyandıran insanın da hissetmesi için gerekli cümleleri kurarsınız. Ama karşınızdaki insan her nedense sitem eder size: &#8220;Ne var kardeşim niye küfür ediyon (küfür, sıkıntınızı karşı tarafa hissettirmenin önemli yollarından biridir) sen hiç mi yanlış aramadın&#8230;&#8221; Telefonu kapatırsınız karşıdakinin suratına o sinir ve uykusuzlukla. Ama telefonunuz bir daha çalar ve karşınızdaki neden telefonu suratına kapattığınızı sorar. Türk insanı isterse müthiş kabuslar yaşatabilir karşısındakine&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.elektronikbeyin.com/yanlis-numara-nostaljisi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Klavye Nostaljisi</title>
		<link>http://www.elektronikbeyin.com/klavye-nostaljisi/</link>
		<comments>http://www.elektronikbeyin.com/klavye-nostaljisi/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 23 Aug 2009 11:44:36 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Nostalji]]></category>
		<category><![CDATA[bilgisayar]]></category>
		<category><![CDATA[Commodore 64]]></category>
		<category><![CDATA[F klavye]]></category>
		<category><![CDATA[IBM]]></category>
		<category><![CDATA[klavye]]></category>
		<category><![CDATA[Q klavye]]></category>
		<category><![CDATA[tuş]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.elektronikbeyin.com/?p=21</guid>
		<description><![CDATA[En başta bana sihir gibi geliyordu: Siz buradan bir aletin tuşlarına basıyorsunuz, bastığınız tuşların üstünde yazanlar ekranda gözüküyor. Nereden anlıyor bilgisayar sizin buradan bastığınız şeyi de onun resmini aynen ekranda çıkarıyor? Büyü&#8230; Şimdilerde herkesin elinde bir cep telefonu tıkır tıkır tuşlara basıyor, mesajlar gönderiyor. Saatte beş sayfalık mesajı mini minicik tuşlarla yazabiliyor. Peki bilişimi biraz [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignright" src="/resim/kb.jpg" alt="" width="512" height="384" />En başta bana sihir gibi geliyordu: Siz buradan bir aletin tuşlarına basıyorsunuz, bastığınız tuşların üstünde yazanlar ekranda gözüküyor. Nereden anlıyor bilgisayar sizin buradan bastığınız şeyi de onun resmini aynen ekranda çıkarıyor? Büyü&#8230;</p>
<p>Şimdilerde herkesin elinde bir cep telefonu tıkır tıkır tuşlara basıyor, mesajlar gönderiyor. Saatte beş sayfalık mesajı mini minicik tuşlarla yazabiliyor. Peki bilişimi biraz yakından takip edenler olarak geçmişteki tuş takımlarımızı hatırlıyor musunuz? Ben ilk kez annemin iş yerinde bilgisayarla tanışmıştım. THY&#8217;de çalışıyordu annem. Stok kontrol o ve arkadaşlarının ellerinden geçiyordu. Her minik kağıdın üstünde bir parçanın kodu vardı. Stoktan yapılan giriş ve çıkış mahiyetinde bu mini kağıtlara bilgiler işleniyordu. Her parçanın belli bir sayının altına düşmesi durumunda annem birer alarm benzeri kağıt yazıyordu ve satın alma emri çıkarıyordu. Günün birinde &#8220;iş yerine bilgisayar gelecekmiş&#8221; dedi annem biraz da korkuyla. O korku şimdinin korkularına benzeme zira sene 70&#8242;li yılların sonlarıydı. İnsanlar daha darbelere alışmamışlar ki bilgisayardan korkmasınlar&#8230;</p>
<p>Doğal olarak &#8220;anne ben de&#8221; nidaları arasında annemin iş yerine gittim. Yeşil ekranlarda IBM marka konsollar vardı. Klavye ekranla yapışıktı. A tuşuna basınca ekranda A harfi&#8230; Vay be. Oturup yazılar yazdım sonra da onları silmek için uğraştım. Bilgisayarın eğlenceli bir şey olacağına o zamanlardan karar vermiştim. Ne var ki bu bilgisayar denen aleti icat eden adtamlar bir şeyi düşünmemişti: Bu klavye (o zaman bilgisayar daktilosu diyordum ona) (Gülmeyin 10 yaşında bile değildim) neden bilgisayar yapışıktı ki? Boyum kısa olduğundan kıçımın altında dosyalarla oturuyordum ve aleti kendime çekmeye çalıştığım zaman heyüla tadındaki alet ekranıyla beraber üstüme geliyordu.</p>
<p>Muhtemelen üstüne zimmetli bilgisayarla oynadığım için dünyanın en mutlu insanı olmayan annem bu düşme tehlikesi geçiren aleti koruma maksatlı bana bir alay laf söylüyordu. Mecburen klavyeyi önüme çekmeden uzak uzak yazdım yazacaklarımı. Yıllar sonra klavye mevhumuna Commodore 64 ile sahip oldum. Fakat bilgisayarcılar yine becerememişlerdi. Bu sefer de bilgisayarın ana gövdesi klavyeyle yapışıktı. &#8220;Aman canım ne var bunda&#8221; demeyin.</p>
<p>Siz Commodore başına oturup 5 saatten önce oturan çocuk gördünüz mü? (Soruya bakın bu yazıyı okuyanların kaçı Commodore 64 gördü) Bu aletin üstünde özellikle yazı yazmalı oyun oynuyorsanız sürekli eğilip bükülmekten kaçtığınız için bilgisayarı kucağınıza konuşlandırırsınız. Commodore ile özellikle yaz tatillerinde oynandığını düşünecek olursanız o sıcakta zaten ısınan aletle birlikte bacaklarınız pişer, teriniz aletin içine sızar. Bir alay rezillik. Allahtan sonradan PC icat edildi. Evet bu sefer olmuştu. Klavye ayrı, bilgisayar ayrı, ekran ayrı. Fakat burada da şimdiye kadar hiç farketmediğimiz bir sorun çıktı karşımıza: Tuş takımı dizilimi&#8230; Yurt dışında bilgisayar ile ilgili öğrenim görmeye gittim. Belçika&#8217;da bir üniversitede yazılım okumaya başladım.</p>
<p>İlk gün neyi nasıl programlayacağımızla ilgili yalan dolan birkaç laf edip ardından bir torbaya konan 18 topun 5 tanesinin beyaz olma ihtimalini hesaplayan program yazmamızı istediler. &#8220;Yazarım be ne var bunda&#8221; dedim fakat bilgisayarın başına oturduğumda ağlamaklı oldum: Alet annemin daktilosunda yazdığım ve epeyce ilerlediğim F klavye değildi. Alet Commodore 64&#8242;teki gibi Q klavye de değildi. Bu klavye A ile başlayan ve anlamsız bir harf dizilimiyle giden acayip bir şeydi.</p>
<p>Evet benden istenen o programı yazdım ama dünyanın tüm klavyelerine sabaha kadar küfür ettim. 2 sene sonra Türkiye&#8217;ye döndüğümde ilk iş olarak 20 dolar verip bir F klavye aldım ve ona sarılıp uyudum sabaha kadar. Ey şimdi minik telefonlarının tuşlarından şikayet edenler&#8230; Ey bu tuşlarla günde sadece 78 mesaj yazabiliyorum diyenler&#8230; Demeyin öyle şeyler&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.elektronikbeyin.com/klavye-nostaljisi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Video Nostaljisi</title>
		<link>http://www.elektronikbeyin.com/video-nostaljisi/</link>
		<comments>http://www.elektronikbeyin.com/video-nostaljisi/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 23 Aug 2009 11:15:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Nostalji]]></category>
		<category><![CDATA[betamax]]></category>
		<category><![CDATA[DVD]]></category>
		<category><![CDATA[kaset]]></category>
		<category><![CDATA[vhs]]></category>
		<category><![CDATA[video]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.elektronikbeyin.com/?p=19</guid>
		<description><![CDATA[Eğer 1982 ve sonrasında doğduysanız bu yazı size bir masal gibi gelecektir. Ama 1982 sonrasında doğduysanız zaten &#8220;Uykudan Önce&#8221; programında Ergun amcanın masallarını dinlemediniz ki&#8230; Günün birinde babam eve elinde bir &#8220;şeyle&#8221; geldi. Elindekinin ne olduğunu sorunca &#8220;vidyo kaset miymiş neymiş&#8221; diye geçiştirdi. Ama ben durur muyum&#8230; Ne işe yarıyor ne yapıyor diye başının etini [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignleft" src="/resim/videoblog.jpg" alt="" width="440" height="345" />Eğer 1982 ve sonrasında doğduysanız bu yazı size bir masal gibi gelecektir. Ama 1982 sonrasında doğduysanız zaten &#8220;Uykudan Önce&#8221; programında Ergun amcanın masallarını dinlemediniz ki&#8230; Günün birinde babam eve elinde bir &#8220;şeyle&#8221; geldi. Elindekinin ne olduğunu sorunca &#8220;vidyo kaset miymiş neymiş&#8221; diye geçiştirdi.</p>
<p>Ama ben durur muyum&#8230; Ne işe yarıyor ne yapıyor diye başının etini yedim adamcağızın. Muhtemelen o da çok emin değildi: &#8220;Teyp gibi bir şey ama görüntüleri de saklıyormuş&#8221; dedi. O zamanlar televizyonlarımız saat 20:00 civarı başlar, 24:00 gibi biterdi. Hemen gözümün önüne hafta içinde de gündüz vakitlerinde televizyon seyredebilme fikri geldi. O zamanlar sadece hafta sonu güneş gökyüzündeyken televizyon seyredebilirdiniz. Diğer günler hep karanlıkta&#8230; Ben çok ağladıysam da babam evde onu takacak bir aletin olmadığına ikna edemedi beni.</p>
<p>Meğer TRT&#8217;nin kasetiymiş o. Babam onu yurt dışından gelen birinden almış ve muhtemelen TRT yetkililerine verecekmiş. Aradan yıllar geçti. İlk renkli televizyon yayınlarını, iktidara ortak olan yeşil kıyafetli amcaların yaptığı konuşmalar sırasında tanıdık. O aralarda &#8220;vidyo&#8221; ülkenin gündemine yavaş yavaş Almancı akrabası olanlarla gelmeye başladı. Ufak tefek kaset dükkanları açılmaya başladı etrafımızda.</p>
<p>Filmlerin hepsi bizim için birer hazine değerindeydi. Sanırım ilkokulun son günlerinde zengin arkadaşlarımdan biri, bizi evine vidyo seyretmeye çağırdı. Cihaza hayranlıkla yaklaştık. Bizim için uzay gibi bir şeydi o. Tek sorunu üstünde video yazmasıydı. Çok dalga geçtik yanlış yazmışlar diye. Ama sonra biz de ona video demeye başladık. Arkadaş içine bir kaset koydu. Sonra kanepeye oturduk. &#8220;Kendi kendine mi başlayacak lan bu&#8221; diyecek oldum ki zengin arkadaşımın aşağılayıcı bakışlarıyla yerin dibine geçmiş buldum kendimi.</p>
<p>Adamın elinde bir alet vardı. Onun düğmelerine bastıkça videodan takır tukur sesler geliyordu. Uzaktan kumandaydı onun elindeki. Birkaç taktırtının ardından sesler, cızırtılı görüntüler geldi ekrana. Sanırım alkışladık başlıyor diye. (Dalga geçmeyin lütfen taş çatlasa 10 yaşındaydık) Ekrana bir Ferdi Tayfur filmi çıktı. Annemler bu adamın filmlerini seyretmeme izin vermezlerdi. Zaten televizyonlarda da oynamazdı o yıllarda. Kötü bir şey yapıyormuşçasına kanepenin üstüne 5 kişi sığışmış vaziyette seyrettik filmi.</p>
<p>Saçma sapan, Ferdi Tayfur&#8217;un karısının sürekli tecavüze uğradığı, adamın karısını kurtarmak yerine içli şarkılar söylediği bir filmdi. Tecavüz dediysem o yılları yaşamamış olanlara bir açıklama getirelim: O yıllarda tecavüz halka olmuş bir grup erkeğin bir kadını boynundan öperek karşıdaki arkadaşına iteklemesi şeklinde yapılıyordu. Bir ara arkadaşım &#8220;bakın şimdi ne yapacağım&#8221; dedi ve bir düğmeye bastı. Ferdi Tayfur&#8217;un karısı havada asılı kaldı. O da ne demeye kalmadı, vacır vucur bir şeyler oldu ve o sahneyi tekrar seyretmeye başladık.</p>
<p>Zengin arkadaşımın becerikli uzaktan kumandası filmi geriye sarmıştı! &#8220;Böyle yapsak akşama kadar seyredebiliriz olum&#8221; dedi iyi futbol oynadığı kadar zekası oldukça parlak olan bir arkadaşımız. On dakika kadar filmi ileri geri sardıktan sonra sıkılıp zengin arkadaşımızın tabancalarıyla oynamaya karar verdik. Videoyu unutmuştuk&#8230; Yıllar sonra eve kendinden sabit diskli, birkaç farklı modda kayıt yapabilen, yüzlerce saat görüntüyü saklayıp DVD&#8217;ye yazan bir cihaz aldım. Sevgili dijital yayınları gösteren Digiturk&#8217;ten filmler kaydettim. Onları defalarca izlemek için tekrar tekrar aletin başına oturdum. Ama sanırım video; 10 yaşında, kanepenin üstüne 5 kişi oturarak gözünü dikip baktığınız bir Ferdi Tayfur filmi seyretmek için yapılmış bir alet. Televizyona çıktığım günlerde yaptığım kayıtları dahi seyretmiyorum. Sanırım video teknolojisi 1980&#8242;li yılların başında geleceği en üst seviyeye geldi ve orada öldü.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.elektronikbeyin.com/video-nostaljisi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

