Bilgisayar Nostaljisi

Bilgisayarla ilk kez annemin iş yerinde tanıştık. O yıllarda yakalar ve paçalar kocamandı. İnsanların saçları ve favorileri abartılı uzundu. Ülkede anarşi hüküm sürüyordu. Annem Türk Hava Yolları bünyesinde stok kontrol bölümünde çalışıyordu. Yaptıkları iş çok enteresandı: Uçakların parçalarının stoktaki yerleri onlardan sorulurdu.

Bir A4 kağıdın beşte biri büyüklükte küçük kartonlara uçak parçalarının kodları yazılıyordu. Bu katronların üstünde parçaların sayısı vardı. O parçalardan kaç tane kullanıldığı genel kağıtlarda yazıyor, annem ve orada çalışanlar bu kartonların üstünden eski sayıların üstünü itinayla çiziyor ve yerine yenilerini yazıyorlardı. Bunun üstüne giriş çıkış tarihini de koyuyorlardı. En ilginç olanı ise kartların alt tarafında bir bölümde bir sayı vardı: Eğer parçanın stoktaki sayısı o alt bölümdeki rakamdan düşükse hemen emir veriliyordu ki o parçadan yeni birkaç tane alınsın…

Annem o yıllarda kelimenin tam anlamıyla veribankası olarak çalışıyordu. Koskoca Türk Hava Yolları’nın tüm yükü oradaki birkaç titiz insanın elinden geçiyordu. Her yeni uçak alındığında zamanın ulaştırma bakanı gerim gerim gerilir, annemleri ise bir sıkıntı basardı. Günün birinde annemler iş yerlerine bilgisayar adı verilen yeni bir aletin geleceğinden bahsettiler.

Annem çok da mutlu değildi, acaba bu aletin işini elinden alacağını mı düşünüyordu bilinmez… En çok ben sevindim çünkü uzay filmlerinde ağzımızın suyu akarak gördüğümüz aletlerden bir tanesini kanlı canlı görecektim. Çocuklar iş yerlerine götürülüyorsa evde bakacak kimse yoktur ve anne baba çaresizdir… Bunun ikinci bir seçeneği yoktur. Ama belki de ilk defa annemin iş yerine benim ısrarlarım yüzünden gittim.

İş yerinden içeri girer girmez çevrede bilgisayar olabilecek bir şey aradım. Tabii ki biz şimdinin çocukları gibi annemizin karnından bilgisayarın içine doğmamıştık. Bilgisayarın ne olduğu konusunda fikrimiz var ama bilgimiz yoktu… O zamanlar Uzay 1999 diye bir film vardı ve bilgisayarlar duvarlara yapışık olurdu. Hemen koşarak bütün duvarlara baktım ama nafile… Bir bilgisayar veya ona benzer bir şey bulamadım.

Annem ve arkadaşları muhtemelen ortada deli danalar gibi koşmamı mutluluk ya da kanımın kaynaması olarak algıladı. (Ki ben Ortadoğu ve Balkanlar’ın en bezgin adamıydım ve halen de öyleyim. Asla kıpır kıpır olmam, olandan hazetmem) Sonra “bak bilgisayarı görmek istiyordun, unuttun mu” dedi… Unutur muyum? Boyuna mı maskara oluyoruz burada? En kıyıda köşede duran yeşil ekranlı beyaz bir aletin önüne götürdüler beni. Düğmeyi çevirirken elim ayağıma dolaştı. Ne kadar güzeldi bu alet… Harflerle dolu klavyeye bastığımızda ne demek istediğimizi anlıyor ve ekrana o harfi çıkarıyordu. İlk yarım saat bununla oynadıktan sonra filmlerde olduğu gibi (o yıllarda yeni Superman filmi vardı ve adamın biri bilgisayardan uydulara girerek iklimi değiştiriyordu) bilgisayarı kötü emellerime alet edinmek için kullanmak istedim.

Ekrana ne yazdıysam kabul etmedi. Sinir etti beni. Annemin eteğine yapışarak “gidelim anne” dedim ve ağlamaya başladım. Filmlerdeki gibi bilgisayar gelmemişti bu şirkete. Bozuktu Türk Hava Yolları’nın bilgisayarı. Hep bozuk şeyler satarlardı zaten bizlere…

Leave a Reply

You must be logged in to post a comment.